Atasoy Müftüoğlu ile Röportaj (İktibas Dergisi)

İktibas: Atasoy Ağabey!  Bizler ve okuyucularımız, İktibas dergisi sayfalarındaki güçlü ve etkili yazılarınızı, bu yazılarınızdaki ilkeli ve net duruşunuzu özlediğimizi bilmenizi istiyoruz. Bununla birlikte son günlerde yaşanan gelişmelerle ilgili düşünce ve değerlendirmelerinizi Müslüman kesimin büyük bir kısmı ve İktibas okuyucusu merak ediyor.

Malumunuz olduğu üzere bu günlerde tarihin dönemeç noktalarından birini yaşıyoruz. Bu süreçte Müslümanların yaşadıkları yeni savrulmaları doğru okuyabilmek için, sizin de yazılarınızda hep altını çizdiğiniz: “Müslümanların düşünsel duruşlarını ve bilinç düzeylerini” sizlerle konuşmanın isabetli olacağına inandığımız için, sizlere bazı sorular yöneltmek istiyoruz.

İlk sorumuz şöyle: Günümüz Müslümanlarının düşünsel ve siyasal duruşu ile Kur’an’ın öngördüğü ideal tablo ve Müslümanlar için “en güzel örnek” olarak inşa edilen Peygamber (as) ve onun çizgisindekiler arasındaki farkı nasıl belirginleştirebiliriz?

Atasoy Müftüoğlu: Bismillahirrahmanirrahim.

Bizler genellikle geleneksel kimi alışkanlıkların bir sonucu olarak daha çok güncel olayları konuşuruz, daha çok güncel olaylar etrafında yorumlar, değerlendirmeler yapmak isteriz. Ama yapısal sorunlarımızı konuşmayız. Yapısal sorunlarımızı konuşmadığımız için bunlarla ilgili çözümlemeler ve değerlendirmeler yapmadığımız için yapısal sorunlarımızı biriktiririz ve bunlar günün birinde biriktirdiğimiz bu sorunlar kendileriyle yüzleşmeyi başaramadığımız için, bunlarla hesaplaşmayı başaramadığımız için birikirler ve günün birinde yapısal bir sorun olmaktan çıkarlar ve unutulmuşluğa terk edilirler. Yani bugün bizler hemen şimdi konuşulması gereken sorunları konuşmak yerine daha çok bu güncel sorunlar etrafında spekülasyonlar yaparız. Yapısal sorun deyince, bu tabirle İslam’ın modern zamanlar boyunca karşı karşıya geldiği sorunları kastediyorum. Müslümanlar modern zamanlar boyunca ciddi, çok sistematik meydan okumalarla karşı karşıya kaldılar. Meydan okumalarla aşağılanmalarla, istiskal edilmelerle karşı karşıya kaldılar ve bu zaman zarfında da bu meydan okumalara yanıt vermeyi başaramadılar. Bu meydan okumalara yanıt veremedikleri için de edilgen bir konuma, pasif bir konuma mahkûm edildiler. Bu meydan okumalarına yanıt verilebileceğine ilişkin bir umutları da yoktu. Çünkü zihinsel bir sömürge durumundaydılar. Yanıt vermeyi de düşünmediler. Din, hayatında eğer Kitab-ı Kerim’e göre yapılandırılmış olsaydı behemehâl bir yanıt verilmesi gerektiğine ilişkin bir bilinç söz konusu olacaktı. Ama daha çok, meydan okumalar karşısında biz, geleneksel bir uzlaşı konumu seçtiğimiz için, teslimiyetçi bir konu seçtiğimiz için, bu meydan okumalara yanıt veremedik. Bu, yapısal problemlerimizle ilgilidir. Bugün hala bu yapısal problemlerimiz devam ediyor ve fakat biz yapısal problemleri konuşmak yerine bu ayrıntıları konuşuyoruz ve ayrıntılar da bizi hiçbir şekilde telafi edemeyeceğimiz çok büyük yanılsamalara sevk ediyor. Bu yanılsamalar da bizi her zaman çok güçsüz kılıyor, dirençsiz kılıyor ve savunmasız kılıyor. Yine bu ayrıntılar, sözünü ettiğim ayrıntılar, esasa ilişkin herhangi bir kaygı söz konusu olmadığı için bizi büyük bir belirsizlikle de aynı zamanda kuşatmış oluyor. Biz büyük belirsizliklerle kuşatılmış durumdayız.

Buradan hareketle şimdi şunu söyleyebiliriz:  Kur’an’ın öngördüğü ideal tablo ve Müslümanlar olarak, örnek olarak inşa edilen çizgi arasındaki farkın nasıl belirginleştirebileceğine ilişkin çerçeveye girebiliriz. Bunu şöyle ifade etmek mümkün olabilir. Toplumlarımız, özellikle nasslara dayalı bir dünya görüşünün, hayat tarzının ilişki biçiminin gündemimizden çıkmasıyla birlikte daha çok, manevi aracılar olarak tanımlayabileceğimiz bir kesimin referans alınması suretiyle, kendine yeni bir din icat ettiler. Bu manevi aracılar olarak kastettiğim kesim, kimi yerlerde şeyh efendiler olarak adı geçiyor, kimi yerlerde hoca efendiler olarak adı geçiyor, kimi yerlerde daha genel bir tanımla mübarek zatlar olarak bunların adları geçiyor. Yani mübarek zatlar, hoca efendiler, şeyh efendiler naas haline gelince, onlar tarafından tanımlanan bir din algısı mutlaklaştırılınca, Kur’an-ı Kerim ve sünneti Resulullah Müslümanların, daha doğrusu Peygamber’in (s.a.v) çözümlemeleri gündemimizden çıkıyor ve bunu onun yerine, bu dinin yerine, mübarek zatların ya da işte manevi aracıların öngördükleri din algısı ortaya çıkıyor. Biz bu zevatın referans kaynağı haline geldiği günden bu yana hiçbir zaman Kur’an’ın evrensel ufku, perspektifi, çerçevesi, misyonu, vizyonu, içeriği doğrultusunda herhangi bir şekilde bir tavır, konum, sorumluluk belirleyemedik. Biz bu sözünü ettiğimiz zevatın öngördüğü dar alanlara hapsedildik. Çünkü bir mübarek zat ya da bir hoca efendi ya da bir şeyh efendi, diyelim ki ne kadar içtenlikli olurlarsa olsunlar onların aklının ya da onların ufkunun, onların yorumlarının bütün bir kâinatı kuşatamayacağı gerçeğini unuttuk. Yani İslam’ın kaderinin ve Müslümanların kaderinin tek akla, tek yoruma, tek boyuta, tek bağlama ve tek kişiye, karizmatik kişiye bağlanmaması gerektiği gerçeğini unuttuk ve dolayısıyla ümmetin kaderi şurada ya da burada tek aklın insafına terk edildi ya da akılsızlığın insafına terk edildi. Biz kolektif akla başvurmayı hiçbir zaman düşünmedik. Kolektif aklı hayata geçirmek gibi bir problemimiz olmadı. Kolektif akla ihtiyaç duymadık. Çünkü bu sözünü ettiğimiz manevi aracıların her şeyi bildiğine, düşündüğüne, karar verdiğine, yapabileceğine ilişkin bir anlayışa ikna edildik. Dolayısıyla bugün bu problem maalesef devam ediyor ve onun için yapısal sorunların, yapısal sorgulamalara ihtiyacı olduğunu hatırlamalıyız.

Bunu yapmak demek bu sözünü ettiğimiz kesimle kavga etmek anlamına gelmez. Onları tekfir etmek, tahkir etmek anlamına gelmez ve fakat bunların temsil ettiği zihniyetin behemehâl Kur’an merkezli bir sorgulamaya ihtiyacı olduğunu kabul etmekten geçer. Bu açıdan düşünce hayatımızın, kültür hayatımızın, dini hayatımızın her ne pahasına olursa olsun bu noktadan hareketle önce zihinsel bağımsızlık mücadelesi vermesi gerektiği konusunda ne yapmamız gerekiyor, ısrar etmemiz gerekiyor. Eğer zihinsel bağımsızlığa sahip olamayacaksak hep bu, daha doğrusu böyle gelmiş böyle gider diyen bir geleneği sürdürmeye devam edeceksek, hiçbir zaman hiçbir şey iyi olmayacak. Bunun bilincinde olmamız lazım. Onun için yeni bir yerden başlamak gerekiyorsa eğer, bu böyle gelmiş böyle gitmeyecek diyen bir sorumluluğun kayda geçirilmesi gerekmektedir.

İktibas: Sizin de sık sık vurguladığınız gibi, Müslümanların zihinleri, öncelikle “sorunlu” tarihimizin oluşturduğu, büyük oranda naslardan bağımsız batıni tefsirler, keyfi yorumlar, hurafeler, İsrailiyyat ve Mesihiyatla kirletilmiştir. Sonrasında da batılı kavramların ve felsefelerin etkisine maruz kalmış, zihinlerimiz kuşatılmış, algılarımız rehin alınmış durumda…

Bunun sonucunda Müslümanların büyük çoğunluğu seküler ideolojiler tarafından araç olarak kullanılmakta. Seküler batılı anlayışlarla Müslümanların düşünceleri uygun hale getirilmek istenmektedir. Size göre, bu düşünsel savrulmayla günümüzde yaşananların bağlantısı nedir? İnsanımıza bu gerçeklik nasıl anlatılabilir?

Atasoy Müftüoğlu: Kolonyalistler İslam dünyasını sömürgeleştirmek üzere yola çıktıklarında önce İslam insanının zihinlerinin sömürgeleştirilmesi gerektiği konusunda bir mutabakat içindeydiler. Yani onlar sömürgeciliğin zihinsel sömürgecilikle başlatılması gerektiğine karar verdiler ve zihinsel sömürgeyle işe başladılar ve zihinsel anlamda İslam toplumlarının sömürgeleştirilmesi demek bu zihnin bağımsız bir yorum, bu zihnin bağımsız bir eylem, bu zihnin bağımsız bir çözümleme gerçekleştiremeyecek ölçüde kötürümleştirilmesi anlamına geliyordu. Yani bu zihnin bir isyan üretemeyecek ölçüde kirletilmesi, akamete uğratılması ve kötürümleştirilmesi anlamına gelecekti. Bu zihnin kötürümleştirilmesi demek Müslüman toplumların sömürgeciler tarafından öngörülen sınırlar içerisine hapsedilmesi anlamına da geliyordu.

Avrupa aydınlanmasıyla birlikte başlayan süreçler, çeşitli etiketler, çeşitli maskeler, kavramlar altında bugün de hâkimiyetini sürdürüyor. Yani biz son modern zamanları büyük ölçüde tahakküm üreten bir dilin, söylemin ve siyaset biçiminin baskısı altında geçirdik. Tahakkümü üreten bir dil var. Bu dilin masum bir dil olmadığını, bu dilin tamamen ideolojik, ırkçı amaçlara göre konumlandırıldığını fark etmekte çok geç kaldık. Daha doğrusu, kitleler büyük ölçüde buna geç kaldılar.  Müslümanların bu süreçle ilgili olarak herhangi bir sömürgesizleştirme mücadelesi vermek gibi herhangi bir kaygıları olmadı. Bu dile karşı, bu tahakküm üreten dile karşı sömürgesizleştirme mücadelesi söz konusu olmadı. Bu, dışarıdan bize yönelen tehdidin adıydı, tahakküm üreten dil. Fakat biz dışarıdan gelen tehditleri zaman zaman biçimsel olarak konuşmuş olsak da, içerden gelen tehditlerin hiçbir zaman farkında olmadık. Çünkü içerden tehdit gelebileceğine ilişkin herhangi bir öngörümüz yoktu. İçeriden bir tehdit gelebileceğini düşünmedik. Hâlbuki içeriden gelen tehditlerin büyük ölçüde bünyeyi daha çok, daha çabuk tahribata maruz bırakabileceği gibi bir değerlendirme de maalesef yapılamadı. İçerden gelen tehditlerle ilgili…

Tabi pek çok yorum şimdiye kadar yapılmıştır. Sizlerin de bildiğiniz üzere özellikle İslam dünyası toplumlarının düşünsel alanda, felsefi alanda, siyasal alanda içerik üretemeyecek ölçüde içe kapanmalarıyla beraber ve İslami ilginin, İslami bilincin, İslami ufkun yalnızca ilahiyat dini, daha doğrusu kişisel hayata taalluk eden ilmihal bilgileri ile sınırlı hale getirildiği günden itibaren ya da içtihadın reddedilmesiyle beraber, toplumun içtihada ihtiyaç duymayacak şekilde bir kalıba sokulmasıyla beraber, İslami yorumun taşlaştırılması ile beraber, İslami yorumun dondurulmasıyla beraber bir içe kapanma süreci yaşandı. İçe kapananlar o zamana kadar üretilen içeriğinin yeterli olduğu kanaatine sahiptiler ve bunun yenilenmesi gerektiğine ilişkin bir inanç taşımıyorlardı. Ayrıca yenilenmenin bir tür zındıklık olduğuna da inanan bir anlayış, bir yaklaşım da söz konusu idi. Yani içe doğru sorgulamalar yapmak, yenilenmek, yeni bir başlangıç yapmak gibi öneriler söz konusu olduğunda, bu kesimler o döneme kadar üretilen her şeyin yeterli olduğu, dolayısıyla bunların dondurulması gerektiği konusunda ısrar ettiler. Biz daha çok içeriden bize yönelen tehditler sebebiyle yolumuzdan alıkonulduk.

Eğer yolumuzdan alıkonulmuş olmasaydık, dışarıdan gelen tehditlere karşı ne yapmış olacaktık, bir hazırlığımız olacaktı ve dışarıdan gelen tehditlerin toplumlarımızın üzerinde bırakacağı tahribatın farkında olacaktık. Dışarıyı takip etme ihtiyacı duymadık. Çünkü burada böyle sahte bir öz güven durumu vardı. Geçersiz bir özgüven durumu vardı. Bunlar kendilerini en mükemmel, kâfirlerin ise takbih edilecek durumda olacaklarını düşünerek kayıtsız kaldık. Bu kayıtsızlık bugün de devam ediyor. Hatta muhtemelen biz bugün de içerden karşı karşıya geldiğimiz sorunlarla daha çok baskılanıyoruz ve içsel sorunlarımız sebebiyle zaten sömürgeleştiriliyoruz. Bizim, dışarıdan gelen tehditlere karşı hazırlıklı olabilecek bir bünyemiz olsaydı onları zaten yapmış olacaktık, karşılamış olacaktık. Burada asıl söylenmesi gereken şey şu: Özellikle bu 20. yüzyıl boyunca İslam toplumlarına öncülük etme iddiasıyla ortaya çıkan, bu mübarek zatlar, şeyh efendiler, hoca efendiler, vesaireler tarihle hesaplaşma sorumluluğu duymadılar. Çünkü onlar tarihle nasıl hesaplaşılabileceğine ilişkin herhangi bir birikime sahip değildiler. Çünkü onlar tarihin dinamikleri hakkında herhangi bir birikime de sahip değildiler.

Modern tarihin dinamikleri neler? Biz bunlarla nasıl savaşabiliriz? Veya bunlara karşı ne yapabiliriz? konusunda bir birikimleri yoktu, müktesebatları yoktu. Samimi insanlardılar, hain değildiler, zalim değildirler, iş birlikçi değiller. Ama yeterli değildiler. Benim sık sık söylediğim Sokrat’a ait bir söz var, bir aforizma var. Sokrat diyor ki: ‘’İyi insan olmak yetmez, aynı zamanda iyi bir ayakkabıcı olacaksınız.’’diyor. Şimdi hiç abartmadan şunu söylüyorum. Bizim etrafımızda bugün de dün de çok iyi insanlar vardı, hala da iyi insanlar var. Hatta çok fazla iyi insan var. Ama maalesef iyi ayakkabıcılar yok. İyi ayakkabıcıdan kasıt yani içinde yaşadığımız dönemin nabzını tutan, içinde yaşadığımız tarihin en dinamiklerini çözümleyebilecek niteliklere sahip küresel bir ufka, küresel bir vizyona sahip, küresel çapta öngörülere sahip ehliyet ve liyakat sahibi kadrolar yok. Kadrolardan söz ediyorum. Tek tek kişilerden söz etmiyorum. Kadrolar olmuş olsaydı bütün bunlar olmayacaktı. Yani etrafımızda pek çok iyi insan var ama maalesef iyi ayakkabıcı yok. Dolayısıyla bu 20. Yüzyıl boyunca devam eden gelenek halen 21. Yüzyılda da devam ediyor. Biz yine tarihle hesaplaşmak gibi bir problemimiz olmaksızın hayatımızı sürdürüyoruz. Tarihle hesaplaşmaktan kastım şu: Bizler neden Müslümanlar olarak tarihin nesnesi konumuna mahkûm edildik. Neden bizler Müslümanlar olarak bugünün tarihinin ürettiği her şeye maruz kalıyoruz, neden maruz kalıyoruz? Bütün bunlara maruz kalmak tarihin nesnesi olmak bir kader mi? Hayır, bu bir kader değil. Çünkü biz yeryüzüne İslami düşüncenin, İslami var oluşun, İslam’la kavganın, eylemin, ufkun, bilincin, hayat tarzının, dünya görüşünün özneleri olmak için gönderildik. Ama biz bu görevimizi şu anda yapmıyoruz. Nesne konumuyla da ilgili herhangi problemimizde yok. Yani evet,  bunu içine sindiren bir topluluktan ne yapılamaz? Bir gelecek çıkarılamaz. O halde herkesin kendi tercihlerinin öznesi olabilecek bir noktaya gelmiş olması gerekiyor.

Burada şunu söylemek gerekiyor. Müslümanlar tarihe girdikleri dönemde bu ikili karşıtlıklar yoktu biliyorsunuz. Yani doğu ve batı gibi, İslam, Hıristiyanlık gibi karşıtlıklar yoktu. Ve Müslümanlar tarihin ilk dönemlerinde bütün kültürlerde çok yoğun bir alışverişe geldiler. Kendi bünyelerine uygun olanları aldılar, onların bünyesine uygun olanları onlara kazandırdılar. Ama burada belirleyici ve tayin edici konumda olmak önemliydi ve şu anda belirleyici ve tayin edici konumumuzu kaybettik. Şimdi şöyle bir şeyden söz ediliyor İşte uygarlıklar arası ilişkilerden söz ediliyor. Ama bugün tek uygarlık bize dayatılıyor. Tek uygarlık bize dayatıldığı için haliyle biz ne yapıyoruz? Uygarlıklar arası münasebetlerden, hoş görülerden filan bahsedebiliyoruz. Böyle bir şey yok. Çünkü tek uygarlık dayatması var. Tek uygarlık dışında bir başka uygarlık kabul etmeyen bir iradeyle karşı karşıyayız. Şimdi yani tek çizgili bir dünya ve tek modele ne yapıyoruz? İkna edilmiş bulunuyoruz ve bununla iktifa ediyoruz. Bunun için hem dışarıdan gelen tehditlerin hem içerden gelen tehditlerin bu ikili karşıtlıklara ihtiyaç duymadan bir bütün olarak ne yapılması gerekiyor? Analiz edilmesi gerekiyor. Ama biz eleştirel analizler yapmıyoruz. Eleştirel analizler yapmaya ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü biz Romantik bir kültürden geliyoruz. Romantik bir kültürde bize iyi olacak inşallah, bekleyin diyor ve biz bekliyoruz.

İktibas: Neo-nurculuk konusunda sizin ve İktibas dergisinin ilkeli, duyarlı, insanımızın ısrarlı ikazları uzun süredir devam ettiği malumunuzdur. Ancak bu “hareket” ve benzerlerinin İslam’a/Müslümanlara ciddi olarak zarar verdiği, küresel küfre alan açtığı ortadayken, büyük bir kesimin sesi çıkmıyordu. Hatta bu gün feryat edenlerin çoğu, söz konusu anlayışla birlikte Abant toplantıları, Abant konsüllerinde seküler çözümler üretmekten rahatsızlık duymuyorlardı. Peki, ne oldu da şimdi hep birlikte bu yapıya karşı tavır alıyorlar?

Atasoy Müftüoğlu: Biz genellikle yine bu geleneksel zaaflarımız sebebiyle yüzeyleri çok konuşuruz. Çünkü yüzeyleri görmek kolaydır ve yüzeyleri bir kamerada görür. Onun konuşmasına gerek yok. Ama derinlikleri göremeyiz. Bu Neo nurculuk çok söz konusu olduğunda bizim çok daha öncelerine gitmemizi gerektiren çok ciddi nedenler var? Süreçler var. Bu süreci Neo nurculuğun ortaya çıkışı, burada tabi asıl önemli Neo nurculuktan önce Nurculuğu da konuşmak gerekir. O bir başka tartışmanın konusu olabilir. Çünkü Neo nurculuk var oluşunu büyük ölçüde Nurculuğa borçludur. Neo nurculuk nasıl tarihin gündemine girdi, bunun arka planına ilişkin neler yapmak gerekiyor? Çalışmalar yapmak gerekiyor. Ben hatırladığım kadarıyla size aktarayım. İran’da 1979 ‘da devrim olduğunda küresel seçkinler çok büyük bir şok yaşadılar. Ve şu mealde bir tartışma başladı. Çünkü o dönemde hatırlarsanız küresel dünya daha doğrusu liberal, seküler dünya tarihin sonunu ilan etmişlerdi. Tarihin sonu demek Neo liberal dünya görüşünün nihai zaferi anlamına geliyordu. Bu başka seçenek olmayacak, bir başka model olmayacak efendim, bir başka hayat tarzı bir başka dünya görüşü olmayacak anlamına geliyordu. İran’da devrim olunca bu küresel seçkinlerin ciddi bir şok yaşamasının nedeni buydu. Demek ki tarihin sonu değil. Demek ki yeni bir dünya görüşü var, yeni bir hayat tarzı var, yeni bir ekonomik sistem var ve yeni bir siyasal sistem var. Tartışma uzun bir süre şu bağlamda devam etti. Peki, acaba devrim devam eder mi? Bir süre kimi siyaset bilimciler dediler ki: Yok bunun direnme şansı yok. Ama daha sonra pek çok siyaset kuramcısı devrimci duyarlılığın kitleselleşmiş olması, siyasallaşmış olması sebebiyle devam edeceği konusunda bir mutabakat içindeydiler. Bu defa tartışma bir başka noktaya bir başka bağlama kaydırıldı. Tartışmanın içeriği şuydu. Yeni bir devrim olmaması için ne yapmalıyız? Bu Neo nurculuk akımı diye tanımladığımız akım burada başlıyor. Yeni bir devrim olmaması için ne yapmalıyız’a yanıt ararken dünya yanıt ararken şu tür çözümlemeler yaptılar. Öncelikle dediler ki biz şunu söyleyebiliriz, dünyaya şunu söyleyebiliriz. Yani devrimci dilin ihracı karşısında biz dünyaya şunu söyleyebiliriz. Devrimcilik Şiiliğin icadıdır. Sünnilik hiçbir şekil ve surette birşey içermez. Devrimci bir duyarlılık içermez. Çünkü Sünnilik statükodan yanadır, gelenek görenekten yanadır, konformizmden yanadır.  Ve Sünniliği küresel sistem her türlü konuma ikna edebilir. Onların kurulu düzene karşı ve meşru siyasi hatta gayri meşru siyasal iktidara karşı ayaklanmak gibi bir kaygıları yoktur. Böyle bir gelenekte yoktur. Buna ikna ettiler. Önce şunu yaptılar. Türkiye, Arabistan ve Mısır’dan resmi ve gayri resmi ulemanın katkılarıyla bunu formüle ettiler. Bu sözünü ettiğim anlayışı formüle ettiler. Yani Sünni dünya kurulu düzenlerin yanındadır ve kurulu düzenlerle her konuda uzlaşabilir, bu uzlaşmaya ikna edilebilir. Bu devrimci dil Şiiliğin icadıdır. Bunun üzerine aynı günlerde çok daha ilginç bir şey var, bu çok ilginçtir. Bunun üzerinde de konuşmak gerekir. Bu sözünü ettiğim sürecin ayrıntılarını Çohmsky tarihte yayınlanan ”kader üçgeni” kitabında anlatıyor. Ayrıntılı şekilde anlatıyor. Bir başka kitapta Brzezinski ise ( Beyaz Saray’ın bir dönem danışmanlığını yapmış ) aynen şunları söylüyor: (Autof kontrol kitabında ) Bu tür bir din algısının icadı için Amerikan Kongresi şu kadar para ayırdı diyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz, toplumlarımızın ne tür bir din algısına hizmet edeceği ve kendilerine hangi zihniyet konusunda hangi yaklaşım konusunda yapılandıracaklarına ilişkin çerçevenin kurulabilmesi için Amerikan Kongresi parayı ayırıyor. Yani bu ibret verici bir şeydir, merkezi bir noktadır. Ben özet halinde anlatıyorum. Bu bağlamda olay sürdürülüyor ve ılımlı İslam gibi Türk İslamı gibi neler icat ediliyor. Kavramlar icat ediliyor. Bu aynı zamanda İslam’ın bütünüyle ve eksiksiz bir şekilde vülgarize edilmesi anlamına geliyor. Yani kalabalıkların, hiçbir kaygısı olmayan kesimlerin hoşuna gidecek bir din icat etmek. Yani aynen bugün Neo liberal dünya görüşü, daha doğrusu bir tür ibahilik her şey meşru, bugün dini hayat büyük ölçüde İbahilik ve İşrakilikle maluldür. Bunların konuşulması gerekir. Bugün Kur’an-ı Kerim’i referans olarak almak yerine diyelim ki İbn-i Arabî’yi referans olarak alıyor, Kur’an-ı Kerim’i referans olarak almak yine Mevlana’yı referans olarak alıyor ve Kur’an-ı Kerim’i referans olarak almak yerine Saidi Nursi ‘yi referans alıyor, Yunus Emre’yi referans alıyor. Bu dinin sonu demektir. Yani müteşerri bir söylemin, duyarlılığın, yapılaşmanın, kavramların ve kurumların bütünlüğüyle ve savsaklanabildiği, umursanamaz hale getirildiği, rafa kaldırılabildiği ve insanların bir tür kişisel hayata kapatılmaya ikna edildikleri anlamına gelir.

Mesela bugün bu sözünü ettiğim referans kaynağı olan isimler aynı zamanda dokunulmaz isimler haline getirmişlerdir.  Hâlbuki bu zevat ve bütün bu zevatlar gibi herkesin hiçbir şekil ve surette dokunulmazlıkları söz konusu olamaz din nezdinde. Çünkü Kitabı Kerim bütünüyle herkesin eleştiriden muaf olmadığını öğretir, masum olmadıklarını öğretir, eleştiriden muaf olmadıklarını öğretir. Bunlar dokunulmaz kılınınca bunlara dokunulamıyor ama Kitabı Kerime dokunabiliyor. Ne yapıyorsunuz? Kitabı Kerim referans kaynağı olmaktan çıkıyor.

Evet, şimdi olayın soru bağlamında bir başka boyutuna geçiyorum. Güncel boyutuna geçiyorum. O tarihte bu tür bir İslam’a öncülük etmek üzere bir takım uygun isimler aranıyor ve bir dinden çok devleti takdis eden, aynı zamanda milliyetçi bir hassasiyete sahip olan mezhepçi politikalar doğrultusunda kullanılmaya müsait olan isimler aranıyor. Ve Neo nurculukta böyle doğuyor. Neo nurculuğun liderinin bu sözünü ettiğim bağlamda çalışma alanına girdiği tarihten önce bu zatla ilgili menkıbeler icat edilmeye başlıyor. Yani o zaman icat edilen dille bu zatın efsaneleştirilmesi, dokunulmaz kılınması, kutsanması eleştiriden muaf hale getirilmesi, bu zatın yapıp ettiklerinde her şeyde bir Hikmet aranması süreci o tarihte başlıyor. Zaten o tarihte tevhidi duyarlığa ve bilince dayalı, şer’i bir anlayışında köküne kibrit suyu dökülmüş oluyor o tarihten itibaren. Şimdi bunlar dokunulmaz kılınınca o tarihten beri dine verilen zararların hiçbirisi konuşulmuyor.

Şimdi olayın güncel boyutuna dönüyorum. Bu geçtiğimiz yıl gezi olayları sırasında küresel bir irade bir şeyin altını çiziyor. Bu şudur: Türkiye’de seküler ve liberal kesimlerin hayat tarzları tehdit altındadır, sonucuna varıyor. Bu olaylar sırasında ve buradan hareket ediyorlar ki bizim AK Parti’nin öteden beri gizli bir gündemi olduğuna ilişkin zaten bir yorumumuz vardı. Bu olaylar gösteriyor ki her partinin gizli gündemi var. Bu kesimlerin hayat tarzları ve düşünceleri tehdit altındadır diyorlar ve Türkiye’nin bir şekilde; Uyarılması, denetlenmesi, kontrol edilmesi, baskılanması gerekir. Bunlar kullanılıyor. Fakat bizler olayların bütün bu boyutları ile değerlendirilmediği için biz parçalardan yola çıkarak değerlendirmeler yaptığımız için, parçalarla çok ilgilendiğimiz için, kırıntılarla çok ilgilendiğimiz için,  bütünüyle ilgili yorumlar yapmıyoruz, bunu bir türlü göremiyoruz. Bütüne ilişkin bir çözümleme yapmıyoruz. Gezi olaylarındaki Türkiye’nin tavrı sebebiyle Batı bir tavır geliştiriyor. Ama aynı dönemde Türkiye ‘nin ruh hali şöyle: Türkiye çok ciddi bir şekilde yani Türkiye’de İktidar çok ciddi şekilde Romantik bir kibir içinde bulunuyor. Romantik bir kibir içinde olduğu için de etrafta ne olup bitiyor,  bunları anlama ihtiyacı duymuyor. Çünkü kendisinde çok büyük bir özgüven var ve bu Romantik kibir sebebiyle de gerçekliğin hangi ölçüde kendisi için bir tehdit teşkil edebileceğine ilişkin her hangi bir çalışmada yapmıyor. Herhangi bir cemaat her hangi parti, her hangi bir grup kendi gündemi ile büyülendiği andan itibaren düşüşe geçiyor ve o bunu fark etmiyor. Kendi gündeminizle büyülenirseniz dünyada ne olup bittiğini anlamıyorsunuz, fark etmiyor, farketme ihtiyacı da duymuyorsunuz.

Bir de aynı dönemde Türkiye’nin özellikle Ortadoğu’ya yönelik olarak kullandığı bir dış politika dili var. Bu dış politika dilinin Orta Doğu sokağında değilse bile düşünce hayatında çok olumsuz yankıları var. Aynen Ortadoğu’da yani Mısır’da, Suriye’de, Ürdün de, Lübnan’da her yerde, Arapça konuşan her yerde düşünce hayatının kültür hayatının bu dille ilgili bir sorunu var. Bu dilin kendilerini istiskal ettiklerini düşünüyorlar. Sömürgecilerin 19. yy sonunda kullandıkları uygarlık misyonuyla bu dil arasında hiçbir ciddi ayrım olmadığını düşünüyorlar. Çünkü bu dil Türkiye modelinden bahsediyor, Türkiye tecrübesinden bahsediyor, Osmanlı misyonundan bahsediyor. Türkiye’nin başarılarından bahsediyor ve Türkiye’nin o sözünü ettiğim Romantik kibri ile yansıyan imajından etkileniyorlar. Yani Türkiye’nin ağabeylik yapıyor olması bu Arap dünyası, düşünce hayatında Arap dünyası bir çocuk gibi algılandığı görülüyor. Uygarlık misyonu nasıldı? Bunlar barbar insanlar, dolayısıyla bunlara uygarlık götürmek lazım, deniliyordu. Şimdi bunlar çocuktur, biz bunlara ağabeylik yapacağız, tecrübelerimizi onlara aktaracağız. Bunun Arap dünyasında böyle bir yansıması oldu. Aynı zamanda aynı dönemde işte Arap baharı gibi Arap devrimleri gibi klişeler kullanılmaya başladı. Bu klişelerle kullanıldığı günden bugüne gelinceye kadar hiçbir şekilde herhangi analize tabi tutulmadılar. Hiçbir yerde devrim olmadığı halde, bahar gelmediği halde bahar yalnızca İsrail’e geldiği halde bugün Türkiye’de İslami düşünce hayatı, kültür hayatı, dini hayat hala Arap devrimlerinden hala baharlardan ne yapabiliyor? Bahsedebiliyor. Bu da bizim keza yine öngörülerimizde yanılmış olduğumuzu gösteriyor. Şimdi hem bu gezi olayları sonrasının psikolojisi hem bu dilin Ortadoğu’daki yansıması aynı zamanda küresel seçkinler nezdinde şöyle bir izlenim uyandırdı. Türkiye bölgesel bir güç olma yolunda ya da böyle bir iddia taşıyor gibi bir değerlendirmeye neden oldu. Buradan hareketle hem küresel seçkinler teyakkuz durumuna geçtiler ve Türkiye’nin bu sözünü ettiğim romantik kibriyle bir şeklide hesaplaşılması gerektiğini düşündüler. Ayrıca şunu öngörebilmek gerekiyordu. Özellikle Arap baharı ve devrimleri sırasında istisnasız bütün ülkelerin çok ciddi bir şekilde, zayıflatıldıklarını güçsüzleştirildiklerini, istikrarsızlaştırıldıklarını, yeniden sömürge durumuna getirdiklerini her ülkede, istisnasız her ülkenin fabrika ayarlarına geri döndüğünü görmek gerekiyordu. Ve sanki Türkiye tüm bunlardan bağımsızmış gibi bir güvencesi varmış gibi bütün bu gelişmelere karşı ne yaptı, kayıtsız bir tavır içerisindeydi. Bu kayıtsızlığını şimdi ne yapıyor, bunun cezasını ödüyor ve başbakan geçtiğimiz haftalarda Japonya’da bütün bu olayların muhtemelen sonuçları üzerinde düşünülmüş ya da uyarılmış olacak ki Japonya’da biz bölgesel güç olmak istemiyoruz. Ve aynı zamanda küresel bir güç olmak istemiyoruz diye küresel seçkinlere güvence vermek zorunda kaldı. Dün ise bir başka bakanın ağzından yeni bir güvence daha sadır oldu, onlarda Şanghay beşlisi ya da Afrika Birliği gibi unsurlar bizim için referans kaynağı olamaz . Biz hala Avrupa Birliğini referans kaynağı olarak almaya devam ediyoruz. Tarzında şeyler yaptılar, şimdi küresel seçkinler.

Özetliyorum. Küresel seçkinler Türkiye’nin nasıl istikrarsızlaştırılması gerektiğine ilişkin pek çok çözümlemeler yaptılar. Ne yapabiliriz, ne yapabiliriz? Yani askeri darbe seçenekleri de dâhil olmak üzere bütün bunları konuştular. Çünkü bütün bunlar onlar için zor değil. Cezayir ve Mısır’da yaşananlar hatırlanırsa eğer bütün bunlar onlar için vakayı adiye ölçüsünde şeylerdir. Bu defa öteden beri birlikte hareket ettikleri Neo nurcu kadrolar aracılığı ile Türkiye’nin istikrarsızlaştırabileceği konusunda bunlarla da görüşerek müzakere ederek bu tür sonuçları istihsal ettiler.

Şimdi şunu önce hatırlamak gerekiyor. Bütün bu gelişmeler sırasında bu 30 yıllık süreç sırasında Neo nurculuğun, nurculuk hatırlarsanız, nurculuk kötüler arasında bir tercih yaparak daha az kötüyle ilişki kurulabileceğine ilişkin bir gelenek oluşturmuştur. Nurculuk yani bir fazilet mücadelesi vermek yerine bir bağımsızlık mücadelesi vermek yerine, bir özgürlük mücadelesi vermek yerine,  kötüler üzerinde değerlendirmeler yaparak daha az kötüyle ilişki kurmak daha az kötüyle yardımlaşmak, daha az kötüyle koalisyonlar oluşturmak gibi bir gelenek oluşturmuştur. Bu defa Neo nurculuk çok daha ileri giderek kötünün en kötüsüyle uzlaşılabileceğini ilişkin bir gelenek oluşturdu. Çünkü Neo nurculuk hayata geçtiği andan itibaren eğer Müslümanlar müteşerri bir bilinç sahibi olsaydılar ta başında muhtemelen bir uyanış imkânı olacaktı.

Neonurculuk kendi kişisel tarihinin hiçbir döneminde kendi tarihinin oluşumu süreci içerisinde hiçbir dönemde hiçbir İslami mücadeleye ilgi duymadı. Hiçbir İslami mücadeleye İslami bir harekete İslami bir inşaya ilgi duymadı. Bütün bunlar karşısında son derece kibirli bir tavır ve tarz sergiledi. Bunun yanında İslami mücadeleleri, hareketleri şahsiyetleri istihkarla anarken bir diğer tarafta neo liberal ve seküler dünyanın bütün kurumlarıyla işbirliği halinde ne yaptı, işbirliği halinde kendisini konumlandırmayı seçti. Dolayısiyle bu tür ilişkiler karşılıklı birtakım yükümlülükleri mesabesinde getiriyordu. Bu karşılıklı yükümlülerin, çünkü dünyanın her yerinde rahat hareket imkânı tanıyordu küresel sistem. Bunun bir karşılığı olarak bu defa bunların küresel sisteme minnet borçlarını ödemeleri gerekiyordu. Minnet borçlarını ödemek için de kendi ülkelerine ihanet ederek ve kendi ülkelerini istikrarsızlaştırmayı seçtiler.

İktibas: Müslüman cemaatin, ABD ki neoconlar, Evangelistler ve radikal Yahudilerle birlikte, yeni Türkiye ye yönelik küresel bir operasyonda yer almasındaki ana neden sizce nedir? Buna bağlı olarak diğer “cemaat”  ve yapıların büyük bir kısmında düşünsel ve siyasal duruşlarında benzer sorunlarla malul olduğu bilindiğine göre, “cemaatin” stratejik yaklaşımının sürüklediği bu günkü durum, benzer yapılar içinde söz konusu olabilir mi?

Atasoy Müftüoğlu: Şimdi bir önceki soruya cevap verirken işaret ettiğim gibi küresel dünyada İslam’a ilişkin merkezi tavrın İslam devrimiyle yeni bir aşamaya geldiğini gördük. Yani bütün tartışmalar, küresel dünyada bütün tartışmalar İran merkezli bir din algısının ya da devrimci merkezi bir din algısının nasıl etkisizleştirilebileceğine ilişkin bir kaygıdan kaynaklanıyordu. Dolayısıyla bütün dünya bu İslam’a fobinin de aynı zamanda oluşturduğu iklimden yararlanarak pek çok daha farklı klişeler var. Fundamantalizm gibi, radikalizm gibi, kökten dincilik gibi bunların hiçbiri aslında bizi yansıtmıyor.  İslamcılık da bizi yansıtmıyor. Fakat İslamcılığı biz şöyle tercüme ettiğimiz için sahipleniyoruz. İslam’ın bütün boyutlarıyla yeniden tarihe dönme mücadelesi olarak, İktidara dönmek değil. İslamcılığın bütün boyutlarıyla, bütün içeriğiyle tarihe yeniden dönme mücadelesine bir başlangıç telakki ettiğimiz için o kavramı kullanıyoruz, ama aslında o da bizi yansıtmıyor.  Yani devrimcilik, radikalizm gibi kökten dincilik gibi kavramlar da bizi yansıtmıyor. Çünkü biz kavramlarımızın yeniden üretimiyle ilgili herhangi bir entelektüel çalışma yapabilmiş değiliz. Çünkü biz İslam’ın bütünlüklü bir model olarak yeniden tarihe dönüp dönmeyeceği konusunda öyle yeteri kadar İslam’a güven duymadığımızı da gördük. Yeteri kadar bir özgüven içinde olmadığımızı da gördük. Burada soru şuydu. Neoconların, sözünü ettiğimiz kesimlerin, Yahudi lobilerin, Siyonistlerin bu cemaatle ilişki kurmalarının nedeni şuydu. Zaten bu cemaatin güçlendirilmesi, yeni bir İran olmasın için ne yapmak gerektiği konusunda başlatılmıştı bu süreç. Şimdi bu cemaat reisinin müteaddit kereler dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli vesilelerle yaptığı bir açıklama var. İnsanlığın dünyasında yani şu kadar milyar insanlık dünyası içinde İran’dan en çok nefret eden tek adam olarak kendisini konumlandırdığını söylüyor. Yani İran’a nefret konusunda kimsenin kendisiyle yarışamayacağını söylüyor. Yani Siyonistlerden de evangelistlerden de daha ileri bir noktada olduğunu söylüyor.

Burada sorun şudur. Tevhidi bir dilin yerine mezhepçi bir dilin geçtiği tarihten itibaren politik nedenlerle ideolojik nedenlerle ırkçı nedenlerle bu mezhepçi rekabetler olduğundan daha farklı bağlamlara ne yapmışlardır, sürüklenmişlerdir. Yani çok abartılı bir noktaya çok aşırı bir noktaya ne yapmışlardır, sürüklenmişlerdir. Bu mezhep asabiyeti konusu sürüklenmiştir. Burada bu kesimin harekete geçirilmesi soruda çok ustalıklı bir şekilde göndermede bulunduğunuz gibi bu noktadan eğer hareket edilebilirse yarında bir başka cemaatin bu noktada seferber edilemeyeceğine ilişkin hiçbir elimizde güvencimiz yoktur. Çünkü dini hayatın yegâne referansı Kitabı Kerim olmaktan çıkmıştır. Dini hayatın referansı o cemaatin liderinden ibarettir. O cemaatin liderinin müktesebatından ibarettir, yorumundan ibarettir. O insanlar, bahsettiğimiz bu insanlar samimi olabilirler. Yani geleneğin sınırları içerisine hapsedilmiş bir din algısıyla melüldürler. Samimi insanlar olabilirler ve fakat onlar her durumda küresel bir projeye küresel bir projeye bir çıkara alet edilebilecek bir noktadadırlar mezhep karşıtlığı söz konusu olduğunda. Çünkü burada ümmete ilişkin bir perspektif , ümmete ilişkin bir kaygı ,ümmete ilişkin hassasiyet, ahlak asla söz konusu değildir. Eğer herhangi bir yerde mezhep çıkarı diye bir şey varsa orda zaten ahlak yoktur. Bu hangi mezhep adına kullanılıyor olursa olsun böyledir. Yani bir mezhepten hareketle bir din yorumu ne yapılamaz? Elde edilemez. Mezheplerin kendilerini aynı zamanda neye göre konumlandırmaları lazım, Kitabı Kerimin ışığında konumlandırılmaları lazım. Ve bunların sadece ve sadece ortaya çıktıkları dönemlerde halkın kimi sorunlarına kolaylık olsun için ortaya çıkmış düşünce okulları olduğunu ne yapmak gerekir. Değerlendirmek gerekir. Hatta ve hatta bunların bütün zamanlar boyunca kullanılabileceğine ilişkin kanaat de nedir? Son derece yanlış bir kanaattir. Eğer bizler ilmi liyakat sahibi olsaydık bir mezhebe ihtiyacımız olmayacaktı. Mezhepler ortaya çıktıkları dönemlerde ki o dönemin toplumunun o dönemin insanının sorunlarına yanıt vermişlerse kendini bahtiyar addetsinler ama onların bugün için söyleyebilecek herhangi bir şeyleri yoktur. Birtakım konularda birtakım ilkesel tutum ve tavırlar almış olabilir. Nitekim mezhep imamların hayatları bunda belki ölçü olabilir. Yani onlar kurulu düzenlerle işbirliği yapmamış olmak suretiyle bir mesaj örneği bırakmışlardır. Her birisi kendi döneminde siyasal iktidarlarla çatışma halindedir, bunlar hatırlanabilir ve bunlardan bir örneklik pekâlâ ne yapılabilir? Ortaya çıkarılabilir.

İktibas: Neonurculuk, İslam’a ve Müslümanlara zarar verirken ciddi bir tepki yoktu. Ancak AKP ye zarar verince; Bir başka ifadeyle, kafası karışık insanımızın “sistem içi” duruşunu tehdit eden bir gelişme olunca, neden hep birlikte ayaklandılar?

Atasoy Müftüoğlu: Bu soru ve bu sorunun çağrıştırdığı her şey son derece trajiktir. Ve dramatiktir. Burda hiç kimsenin bugün bulunduğu konum sebebiyle bir mazereti olamaz. Yani aldatıldık sözü bir mazeret değildir. Çok safmışız sözü bir mazeret değildir. Şimdi biliyorsunuz demokrasinin sayılara ihtiyacı vardır. Demokratik sayılar, sayıların ahlaki olup olmadığına bakmaz. Demokratik sayılar bu sayıların bir niteliksel içeriği olup olmadığına da ihtiyaç duymaz .Demokratik sayıların erdeme ihtiyacı yoktur, demokratik sayıların niteliğe ihtiyacı yoktur, demokratik sayılan derinliğe ihtiyacı yoktur ,demokratik sayıların hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Demokratik sayılar sadece istatistiki  sayılardır ve ondan ibarettir ve demokrasi sayıların iktidarı anlamına gelir. Şimdi demokrasilerin her türlü sayıyı, ahlaksız sayılara da ihtiyacı var, fanatik sayılara da ihtiyacı var, batıni sayılara da ihtiyacı var, zahiri sayılara da ihtiyacı var. Dolayısıyla onlar bu sayılara ihtiyaç duydukları dönemde bu sayıların yarın ne yapacaklarına ilişkin her hangi endişe taşımazlar. Bu endişeleri taşımak durumunda değildirler, çünkü demokrasilerde dün dündür, bugün bugündür, esası kaimdir. Yani demokrasiler de halklar seçim dönemlerinde hatırlanırlar sadece. Her şey sandıktan ibarettir.

Şimdi Neonurculuk zaten kendi tarihi boyunca bir tek amaç edindi. Sayıları çoğaltmak ve ek olarak sayıları çoğaltmak. İki mukaddesi var. Sayıları çoğaltmak ve paraları çoğaltmak. Neo nurculuğun hiçbir zaman nitelikleri çoğaltmak gibi bir kaygısı olmadı. Sayıları çoğaltmanın yolu bir bilinçten geçmez. Çünkü bilinç işçiliği zor bir işçiliktir. Çok zor bir iştir. Çok büyük ve derin çaba ister. Sayıları kazanmak için masal anlatmak, rüya anlatmak, efsane anlatmak menkıbe anlatmak çok daha nedir? İsabetli bir yol ve yöntemdir. Zaten demin arz etmiştim. Dini hayatın eksiksiz bir şekilde vülgarize edilmesinden Nurculuk ve Neo nurculuk sorumludur. Yani dini hayatın büyük ölçüde ibahilikten ve işrakilikten ibaret bir noktaya getirilmesinden onlar sorumludur. Çünkü burada temel ilke ” cemaat çıkarı için her şeyi yapmak mubahtır.” anlayışından hareketle gerçekleştirilir. Şimdi bunlar cemaat çıkarı için her şey mubah anlayışını meşrulaştırdıktan sonra binlerce buradaki binlerce, bir mecaz değil, binlerce büyük yalan söyleyerek, efsane icat ederek, menkıbe icat ederek, rüya icat ederek yeni bir din oluşturdular. Din aracılığıyla insanları sömürmekten daha kolay hiç bir şey yoktur. Din aracılığı ile ticaret yapmaktan daha kolay şey yoktur. Din alıp satmaktan daha kolay bir şey hiçbir zaman düşünülemez. Bunlar din alıp satıyorlardı. İnsanlarımızda din aracılığıyla yapılan alışverişin bir nesnesi olmaktan dolayı herhangi bir rahatsızlık duymadılar. Çünkü onlar bunun bir sevap getirebileceğini düşünüyorlardı. Cemaatlerin, sadece bu cemaatin değil bütün cemaatlerin bildiğiniz üzere menkıbe fabrikaları var. Burası binlerce yalan üretirken öbürleri yüzlerce yalan üreterek ne yapıyor? Kendisini tahkim etmeye çalışıyor, güçlendirmeye çalışıyor. Yani kutsallar arasında daha büyük kutsal, daha az kutsal gibi kategoriler var. Her şeyi bilen duyan, gören, hissedenler arasında kategori farkları var. Birisi özel olarak seçilmiş olarak yeryüzüne gönderiliyor, buna ilişkin menkıbeler var. Öbürleri yeryüzüne geldikten sonra ilahi ilgiye mazhar oluyorlar.

Burada problem, bugün halen yürürlükte olan din algısının müteşerri ve tevhidi bir dille yeniden konumlandırılması zaruretini tartışma gündemine getirmekle başlayacaktır. Aksi halde bugün yapılanları yarın bir başkasının yapmayacağına ilişkin herhangi bir güvencemiz yoktur. Nitekim yakın geçmişte, yine büyük gövdesi olan cemaatlerden birisi ne yapmıştı? Irkçı bir parti lehine tercihte bulunmuştu. Yani faşist bir parti lehine, ırkçı parti lehine ne yapmıştır? Tercihte bulunabilmiştir. Nitekim seçim mevsimlerinde bilindiği üzere daha farklı cemaatlerin oylarını pazarlık konusu haline getirdiklerine nedir? Bilinen bir gerçektir. Yarın bu pazarlığın çok daha farklı mihraklarla ortaya konulmayacağına ilişkin hiç birimizin nesi yoktur? Bir güvencesi yoktur. Çünkü bugün halen yürürlükte olan din anlayışı kitleleri her yere sürükleyebilir.  Ve günün birinde bunlar hiçbir kıymeti har biyesi olmayan bir çöp gibi ne yaparlar? Bir mezbeleliğe doğru sürüklenirler. Zaten bizim bugün yaşadığımız konumun Kitabı Kerim nezdinde bir açıklaması yoktur. Çünkü böyle bir konumu Kitabı Kerim konum olarak kabul etmiyor. Yani sürekli Arafta yaşayan bir topluluk. Ne cennet ne cehennem. Ne cennet için bir mücadele veriyor ne de cehennemden içtinab eden bir şeyi var, hep sürekli Araf’ta duruyor ve sürekli temelsiz beklentiler içinde umutlar içinde bulunuyor.

İktibas: İslam’da eleştiri var ama bizim geleneğimizde yok.  Bu tespitimizden hareketle şunu sormak istiyoruz: Eleştiriden ne anlamamız gerekir?  Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz halden kurtulmada eleştirinin yeri ve önemi nedir?

Atasoy Müftüoğlu: Şimdi biz bu sözünü ettiğiniz hemen sorgulanması gerektiğini gündeme getirdiğimiz gelenek bütün durumlar için uygun mazeretler ne yapabiliyor? İcat edebiliyor. Yani cemaat lideri Amerika’yla işbirliği yaparken İsrail’le işbirliği yaparken CİA’yle her alanda birlikte hareket ederken ne yapabiliyor? Bir mazeret üretebiliyor. Yani bu sözünü ettiğimiz vülgarize edilmiş din anlayışı bütün konumlara ve ilişki biçimlerine kazandırabilir. Açıklama kazandırabiliyor. Bir gerekçe bulabiliyor. Çünkü deniyor ki biz bilmeyiz o bilir. Bu başından beri sözünü ettiğim bu mübarek zatlar, manevi aracıların İslam dünyasına yaptıkları kötülüğü hiçbir emperyalist güç yapmamıştır. Bu şöyle mümkün olmuştur. Çünkü tüm bu mübarek zatlar, bu manevi aracılar her şeyi düşündüklerini telkin ederek etraflarına kitleleri düşüncesizleştirmişlerdir. Kitleleri aptallaştırmıştır ve ahmaklaştırmışlardır. Kitlelerin bir sürü haline gelmesini temin etmişlerdir. Bu sürülerin çok daha kolay yönlendirilebilir çok daha kolay sömürülebilir hale gelmesini ne yapmışlardır? Sağlamışlardır. Dolayısıyla içerden sömürmek dışarıdan sömürmekten daha tahripkâr sonuçlar yapmıştır, doğurmuştur.

Şimdi biz zaman -zaman siyer kitaplarında okuruz. Ya Hz Ebu Bekir’le ilgilidir, ya da Hz Ömer’le ilgilidir. Biz yanlış yaptığımızda ne yaparsınız? Diye sorulduğunda ”seni kılıcımızla düzeltiriz” denilmiştir. Bu müthiş ve çarpıcı bir öyküdür ve fakat bu öykünün bizim hayatımızda hiçbir şekilde bir karşılığı yoktur. Bizim bütün öyküler kitaplarda okumak içindir. Bu öyküler yaşamak için değildir. Bu öyküleri hayatımızda hiç bir zaman kullandığımızı söyleyemeyiz. Eleştiri tanık olduğunuz herhangi bir yanlışı sapmayı, satmayı, efendim, bu işbirliğini, ihaneti o anda ne yaparak? Tespit ederek o zatın yakasına yapışmakla başlar. Asıl takva kapalı kapılar ardında tesbih çekmek değil, asıl takva kapalı kapılar ardında nafile ibadet yapmak değil, asıl takva kamusal hayatın tam orta yerinde hem cahili otoriteye karşı hem de farzı muhal dini otoriteye karşı gerçeği söylemekle başlar takva.

Eleştiri takvanın bir yansımasıdır. Eleştiri bir sorumluluğu hayata geçirmektir. Eleştiri yoksa kayıtsızlık var demektir. Eleştiri yoksa umursamazlık var demektir. Eleştiri yoksa keyfilik var demektir. Eleştiri yoksa dileyen her şeyi yapabilir demektir. Nitekim görüyorsunuz dileyen herkes her şeyi yapıyor. Düşünebiliyor musunuz, bugün herkes Allah’ın muazzez ve mübarek dinine müdahale edebilecek neyi oluşturuyor? Bir konum oluşturuyor, kendine göre yorum oluşturuyor, kendine göre bir tarz oluşturuyor, kendine özgü bir bağlam oluşturuyor ve sonra o bağlamı ne yapıyor? Bu menkıbelerle meşrulaştırıyor. Eleştiri burada bunun için gerekli, eleştiri onun için gerekli. Eleştiri Müslümanlara yeryüzünde Allah’ın halifesi olduklarını Allah’ın halifesi olanların hayata doğdukları her an Allah’ın sınırlarını gözetmekle yükümlü olduklarını hatırlatmakla ilgilidir eleştiri. Eleştiri yoksa eğer bu masal, menkıbe, efsane anlatan unsurlar nihayete kadar özgür olacaklar, bağımsız olacaklar. Öyküyü anlatmaya devam edecekler. İnsanları sonuna kadar sömürmeye devam edecekler. Nitekim sömürüyorlar. Asıl yolsuzluğu bunlar yapıyorlar. Bendeniz yıllarca yazdım. Türkiye’den giden fitre, zekât, tasadduk, infak gibi paraların Amerikalı politikacılara rüşvet olarak dağıtıldığını yazdım. Hıları Clinton’un seçim masraflarının Türkiyeli Müslümanlar tarafından karşılandığını yazdım. Neo nurculuğun kötü yola düştüğünü yazdım. Neo nurculuğun Siyonizm’den daha tehlikeli olduğunu yazdım. Türkiye’nin bir numaralı sorunun Kürtçülük değil Kürt sorunu değil Neo nurculuğun sorun olduğunu yazdım. Çünkü bu böyleydi. Çünkü bunlar cemaati daha doğrusu bir insanın bir tek kişinin imajını parlatmak için bütün mukaddeslerini satabilecek bir anlayışa sahip olduklarını yazdım. Düşünün işte eleştiri bunun için gerekli, eleştiri sapkınlığa karşı bir neydi? Uyarıydı. Eleştiri yoksa sapkınlıklar ne olacak? Bir şey kazanacaklar. Meşrulaşacak, geleneğe dönüşecekler, eleştiri yoksa sapkınlıklar kurumsal olarak hayata çıkacaklar ve somutlaşacaklar. Eleştiri bunun için gerekli, eleştiri namuslu bir varoluş için gerekli. Eleştiri sahici bir varoluş için gerekli… Eleştiri olmazsa eğer, bütün Müslümanlar narkoz almaya devam edecekler. Çünkü bugün din demek narkoz almak demektir. Bu manada din, Allah’ın muazzez dini bizi bütün bir gerçekliğe uyandırmak için geldi. Müslüman olmak demek hayatın içinde olmak demek. Çünkü İslam bütün insanlığa hitap ediyor, şu ya da bu mezhebe hitap etmiyor şu ya da bu ırka hitap etmiyor, şu yâda bu etnik kökene hitap etmiyor. İnsanlığa hitap eden bir dinin mensuplarını bir parçaya bir bağnazlığa efendim bir sapkınlığa ne yapamazsınız? Kapatamazsınız. Bundan daha büyük bir cürüm olamaz. Eleştiri yeni bir dil bulmak için gerekli, eleştiri bir duyarlık oluşturmak için gerekli, eleştiri bağımsız düşünce adamları, bağımsız fikir adamları,  bağımsız entelektüeller, bağımsız filozofular gerçekleştirmek için önemli. Eleştiri olmazsa biz hepimiz bir sürü olarak, sömürülmeye elverişli büyük bir sürü olarak hayatımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

İktibas: Bu gün içi boşaltılsa da devrim/inkılâp niteliğinde yapısal değişikliklere olan ihtiyacımız, İslamî bilincin gerektirdiği kadroların yetiştirilmesi ve buna paralel organizasyonların gerekliliği malumdur. Ancak bunun bilincinde olmadığımız ortada. Bu durumda Müslümanlar İslamî anlamda bütüncül fıtri bir yaşam biçimini ortaya koyabilirler mi?

Atasoy Müftüoğlu: Koyabilirler. Evvela biz şuradan başlayabiliriz. Biz Müslüman olmak demek Müslüman olduğu andan itibaren bir insan kendisini hemen geçmişte buluyor. Biz bugünü yaşıyoruz, biz bu güne karşı sorumluyuz. Geçmişe karşı sorumluluğumuz yok. Geçmişte yaşayanlar yaşadıkları döneme ilişkin sorumluluklarını yerine getirmişlerse problem yok. Geçmişte yaşayanların bizim bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunları çözümlemek gibi bir sorumlulukları yoktu. Bugünden biz sorumluyuz. Dolayısıyla bugünün sorunlarına biz çözüm bulacağız. Onun için bizim geçmişe doğru düşünmekten vazgeçerek bugüne ve geleceğe doğru düşünmemiz gerekiyor. Evvela içinde yaşadığımız dünyayı ne yapmamız gerekiyor? Bütün boyutları ile çözümleyebilecek bir ufka,  bir anlayışa, bir birikime sahip olmamız gerekiyor. Bu ulus devlet sınırlarını biz koymadık. Biz bu ulus devlet sınırlarına mecbur ve mahkûm değiliz. Bu mezhep sınırlarına mecbur ve mahkûm değiliz. Bunlara mahkûm olmak bir kader değil. Bunları aşabiliriz. Bunları aşmak için, zaten biz yeryüzüne bunun için geldik. Bu tür cahili sınırları aşmak için geldik.

Bugün din; gelenekçilik, görenekçilik, sağcılık, vatancılık, bayrakçılık, ırkçılık, muhafazakârlık gibi anlamlara geliyor. Din de bunlardan bir parça haline geliyor. Mesela bu dilin evvela şöyle yola çıkması gerekiyor. Biz muhafazakâr değiliz. Çünkü bize bir temel ilke olarak iki günü denk olan ziyandadır, öğretiliyor. Ama bizim bütün ömrümüz bu geleneği tüketmekte bir gün gibi geçiyor. Hiç bir şeyi değiştirmeden, her şeyi tekrar ederek ve taklit ederek. O halde biz ne yapabiliriz? Bizden sonrakilerin ufkunu bizi takip etmeyin, bizi taklit etmeyin, tahkik alanına çıkın, bilinç alanına çıkmaya davet ederiz, bizim bir davetimiz var. Gençlere diyoruz ki: Gençler bize gelmeyin, kendinize gelin. Kendiniz olun, kendi düşünceleriniz olsun, kendi kararlarınız olsun, kendi tercihleriniz olsun. Kendi tercihlerinizin öznesi olun, size kimse bir çerçeveyi dayatmaya cesaret etmesin, sizi kimse kendi çıkarlarının nesnesi haline getirmesin. Sizi hiç kimse bir mal gibi eşya gibi kullanmasın. Buraya düşünmeyen insanların gelmesi bizi mutlu etmemeli. Düşünmeyen, karar vermeyen, kendileriyle görüş alışverişinde bulunamayacağımız, sorumluluk alışverişinde bulunamayacağınız insanlar buraya niye gelsinler. Bizim sürülere ihtiyacımız yok, bizim düşünen insanlara ihtiyacımız var. Biz sayıları çoğaltmak yerine temel ilkeler bağlamında nitelikleri çoğaltmak gibi sorumluluğumuz var. Biz onun için her şeyden önce kendimizi bir parçaya kapatmaksızın bir parçanın dili olmaksızın bütün bir insanlığın ilgisini çekebilecek, dikkatini çekebilecek, bu sözünü ettiğim noktaya insanlığı ikna edebileceğimiz derinlikleri ve yoğunlukları içeren bir bütünlük yani ümmet dili diye tavsif edeceğimiz bir dili oluşturmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ümmet biliyorsunuz böyle homojen bir varlık değil. Rabbimiz bizi öyle yarattı. Homojen yani ümmetçilik yapmak demek insanları hizaya getirmek demek değildir veya ümmetçilik yapmak demek ümmeti bir örnek hale getirmek değil, onlara tek görüşü dayatmak değil. Evet bugün farklı yorumlar var ve fakat biz bu farklı yorumları yargılamak yerine o farklı yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenler üzerinde çalışabiliriz. Mesela biz bugün bunu yapmaya çalışıyoruz.

Mesela Şiilere diyoruz ki: Biz Şiilik üzerinde sizinle konuşmaya müsaidiz, konuşabiliriz. Fakat  Bâtıni tevillere dayalı bir ahbarilik üzerine konuşmaya müsait değiliz. Bâtıni tevilleri din haline getiren bir ahbarilik üzerinde konuşmaya müsait değiliz. Nitekim bugün bu amaca yönelik bir şey yapılıyor, bir çalışma yapılıyor, yani eksiksiz bir keyfilik Bâtıni teviller den ibaret. Selefilere diyoruz ki: Mutlak bir lafızcılığın aşırı olduğunu kabul etmemiz lazım. Mutlak bir lafızcılık olamaz. Çünkü tarihsel bir tecrübe var. Biz bu tecrübeyi bütünüyle reddetmeyiz. Bu tecrübeyi tek boyuta da indiremeyiz. Yani tarihin belli döneminden, öyle ki tarih büyük bir yanardağ fışkırışı gibi fışkırıyor, biliyorsunuz. Bağdat’ta efendim, Şam ‘da Kur tuba’da efendim efsanevi bir gerçekten efsanevi sözü gerçekten çarpıcı, çok etkileyici,  çok sarsıcı bir kültür ve medeniyet ortaya çıkıyor. Bağdat’ta daha İslam’ın ilk yüzyılı dolmadan bir sokakta yüz tane kitabevi var. Kur tuba da da aynen öyle. Yüz kitabevi de orda var.Efendim Kur tuba da  bütün Avrupa kitaplıklarının yekunundan daha fazla kitap var halifenin kütüphanesinde. Bu kitaplar okunuyor ve tartışılan kitaplar. Buradan şöyle bir noktaya gelmek istiyorum. Hayatın her alanında Müslümanlar içerik üretirken, yani bilimsel, felsefi, entelektüel, mesela Bağdat’taki camilerde edebiyat kürsüleri var. Mesela bugün herhangi bir camide bir edebiyat kürsüsü kurabilir miyiz? Yani gelip orda ben mesela edebiyat üzerine konuşsam. Yani böyle birey mümkün değil. Filozofi üzerinde, felsefe üzerinde birisi konuşamaz, edebiyat üzerine konuşamaz, astronomi üzerinde konuşamaz. Camilerde astronomi üzerine ne yapılıyor? Konuşmalar yapılıyor, tıp üzerinde konuşmalar yapılıyor. Bir gün geliyor, İslam toplumları bütün bu bilimsel üretime veda ederek sadece yani bugün müspet ilimler diye andığımız bilimsel faaliyetlere veda ederek yalnızca geleneğin daha doğrusu nakliyat sınırları içerisinde tutulabilecek fıkıhtan ibaret bir şeye dönüyorlar.

Ya da bireysel dindarlıkla ilgili bir dindarlık alanına dönüyorlar. Ve yüzlerce yıldan beri biz içerik üretmiyoruz. Dünyaya nasıl bakacağımızı bilmiyoruz. Dünyayı takip etmiyoruz. Kendi toplumlarımızı takip etmiyoruz, biz kendimizi bu küçük parçalar, parçacıklar, kırıntılara hapsettiğimiz için dünyada ne olup bittiğini göremiyoruz. Biz yeni bir dille çok güzel şeyler yapabiliriz. Evvela o eleştiri zaten bunun için çok gerekli yoksa eleştiri yapmak, yıkmak için değil, karalamak için değil. Mahkûm etmek için değil. Hâşâ eleştiri yapanların namı yürüsün için değil. Eleştiri hakikat ortaya çıksın için. Eleştiri, hatta ve hatta eleştirinin de en güzel dili bulmak gibi sorumluluğu var. Çünkü kitabı Kerim en güzel dille konuşulmasını ne yapıyor? Bize öngörüyor. Biz bütün bu hem geçmişe doğru hem bugüne doğru hem de geleceğe doğru ne yapabiliriz? Geçmişi bütünüyle, bu söylediklerim geçmişi bütünüyle silip atmak anlamına hiçbir zaman alınamaz. Geçmişten biz ne yapabiliriz? Seçici bir dikkatle yaralanabiliriz, değil mi efendim? Seçici bir dikkatle yararlanabiliriz. Bütün bu geçmişe doğru ve bugün yani böyle temel ilkelerimiz olmalı, genç kuşaklara şunu öğretmeliyiz. Bütün üstatları eleştirel bir dikkatle okuyun demeliyiz. Eleştirel bir dikkat olmazsa yanılırlar. Nitekim yanılıyorlar. Bugüne ilişkin de bir eleştirel dikkate ihtiyacımız var, bunun içinde yapmamız gereken şey nedir? Medya uyuşturucularına karşı eleştirel dikkat gerekiyor. Çünkü biz bugün bütün dünya olayları etrafında medya uyuşturucuları aracılığıyla karar veriyor. Çünkü kendi çabalarımız yok, kendi üretimimiz yok. İçerik üretmeye cesaret ederek düşünce üretmeye cesaret ederek, bunları tartışmaya ahlaken hazır duruma gelerek pekâlâ, bunları yapabiliriz. Birbirimizle sonuna kadar kardeşlik hukuku içinde konuşmanın yollarını pekâlâ bulabiliriz. Bunun için tarafların birbirlerini anlamaları, tarafların birbirini saygıyla dinlemeleri, tarafların birbirine herhangi yorumu dayatmamaları gerekir. Amacımız İslam’ın geleceği ise eğer o halde hiçbir dayatmaya ne yapmayacağız? İtibar etmeyeceğiz. Bu farklı yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri anlamak için keza birtakım çok anlamlı çalışmalar yapabilir, kimseden bizimle aynı sözcükleri kullanarak ne yapmalarını bekleyemeyiz? Yorumlar ya da değerlendirmeler yapmalarını bekleyemeyiz. Dolayısıyla böyle bir anlayış ufku gerekiyor. Anlayış ufku içinde insanların çok derinlikli okumalar, çözümlemeler, düşünce alışverişi, kültür alışverişi, enformasyon alışverişi yapmaları gerekiyor vesselam.

İktibas: Müslümanlar olarak, olumsuz bulduğumuz bu durumdan kurtulup ideal bir anlayışa ulaşabilmek için neler yapmalıyız ve nasıl bir strateji izleyelim ki bu durumdan kurtulmuş olalım?

Atasoy Müftüoğlu: Evvela şunu söylemek istiyorum. Hiçbirimiz öncelikle bencil olmamalıyız. Benmerkezci olmamalıyız. Çünkü bencil olduğumuz takdirde, benmerkezci olduğumuz takdirde sizin yapıp ettiklerinizle ilgilenmem. Hiçbir şekilde kimsenin ne yaptığıyla ilgilenmem. Herkesin bana mecbur ve mahkûm olduğunu düşünürüm. Ben hayatım boyunca hem Türkiye’de, hem de İslam dünyasında pek çok düşünce adamıyla pek çok cemaat lideriyle, pek çok mütefekkir ve filozofla tanıştım. Gönlümden şöyle bir şey geçerdi her zaman: Bu filozoflar, bu cemaat liderleri, bu parti liderleri, bu hareket liderleri bir gün bize şöyle bir şey söyleyecekler mi diye gönlümden geçerdi. Mesela şöyle bir şey, ‘Bize gelip gidiyorsunuz güzel ama dünya bizden ibaret değil, bizimle de kaim değil, dünyada anlamlı ne kadar çaba varsa bütün bunları takip edin’ diyen bir anlayış. Ben şu ana kadar böyle bir şey görmedim. Görebilmeliydim. Onun için bizim her şeyden önce bu benmerkezci, narsist, efendim bencil yorumlardan uzaklaşarak bütün dünyayı okumaya cesaret etmemiz gerekiyor. Daha doğrusu, biz dünyayı değiştirmek istediğimizi söylüyoruz ya da toplumu. Değiştireceğimiz toplumu önce anlamamız gerekiyor. Bu toplum ne vaat ediyor, bu toplumun nasıl değiştirilmesi ya da dönüştürülmesi gerekiyor? Bu toplumu değiştirmek için dönüştürmek için ne yapmamız gerekiyor? Belli ki bu toplumu değiştirmek ve dönüştürmek için yeniden bilgiye, bilince, ahlaka ihtiyacımız var. Bir anımı anlatarak bu söyleşiye son vermek istiyorum.

Uluslararası bir seminer münasebetiyle Pakistan’da bulunuyordum. Mevdudi ve çevresiyle tanışma ihtiyacı duydum ve Tercüman-il Kur’an’da bir dönem çalışmış bir arkadaşı ziyarete gittim. O, Mevdudi ile olan çalışmalarını anlatırken şöyle bir anısını anlattı: “Bir gün gazetenin yeni sayısı hazırlanırken o semtte bir feryadı figan kopuyor. Belli ki büyük bir kavga var. Diyor ki üstad (Mevdudi) gidin bir bakın ne var? Geliyorlar diyorlar ki; Üstad, Mehdi gelecek diyenlerle gelmeyecek diyenler kavga ediyor. Kaş göz yarılmış. Hastanelik olmuş, ambulanslar gidip geliyor filan. Neyse ortalık biraz yatıştıktan sonra üstad diyor ki: Bu kavga eden taraflardan ikişer kişi getirin buraya. Mehdi gelecek ve gelmeyecek diyenlerden de ikişer kişi getirin, diyor. Getiriyorlar sargılar içinde dökülmüş adamlar. Hemen onlara Rad suresindeki değişim ayetini okuyor. Okuyor ve diyor ki; ‘Peki, size soruyorum’ diyor, iki tarafa da. Bir toplum diyor, kendisini bu ilahi bağışlar, nimetler, değerler doğrultusunda değiştirirse eğer, öyle yaşamaya başlarsa eğer, bu toplumdaki bu değişimi toplumsal alandan politik alana dönüştürmek üzere Allah bir irade gönderir mi? Gönderir mi? Gönderir. Peki, niye kavga ediyorsunuz, kaşınızı güzünüzü yarıyorsunuz. Kimi ona imam der, kimisi halife der, kimisi başkan der, kimisi de mehdi der.”

Şimdi şunu arz etmek istiyorum: Toplumların bilime, liyakat sahibi kadrolara ihtiyacı var. Artık bu kişisel büyüleyici özellik şeyinin sonuna gelmeliyiz. Çünkü bu kişisel büyüleyici özellik sahibi alan haline getirilen, efsanevileştirilen -politik lider de olsa dini lider de olsa- zaten bu kategorileri de kullanmamalıyız. Bunlar kendilerini takip edenlerin ufkunu kapatıyor. Dolayısı ile ehliyet ve liyakat sahibi kadrolar ümmetin ufkunu açmak üzere, yani evrensel bir ufku açmak üzere, hiçbir sınıra mahkûm olmadan, ulus-devlet sınırına, mezhep sınırına mahkûm olmadan, hizip sınırına mahkûm olmadan, karizmatik lider ufkuna mahkûm olmadan ne yapması gerekiyor, bu kadroları yetiştirmesi gerekiyor. Bizim bütün insanlık ufkunu, vizyonunu, bütünüyle evrensel bir dikkate açacak bu tür kadrolara ihtiyacımız var ve biz bu kadroları yetiştirebiliriz.

İktibas: Bizlere zaman ayırdınız, çok teşekkür ediyoruz, yüreğinize sağlık. Rabbimiz hepimizin say ve gayretini makbul buyurup, hedefine ulaştırsın diyoruz…

Atasoy Müftüoğlu: İnşaallah! Biz de teşekkür ediyoruz.

İktibas, Nisan 2014, sayı 424

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir